Karantinaya girdik gireli bizde de bir şeyler değişti, dönüştü. Bir miktar duvara tosladığımız net! Bu süreç bizlere kendimizi, asıl ihtiyaçlarımızı, bitmek tükenmek bilmeyen mazeretlerimizi, gerçeklerimizi hatırlattı, belki de şimdiye kadar kendimizin de farkında olmadığı sırlarımızla yüzleştik; kelimenin tam anlamıyla “baş başa” kaldık onlarla… etcetera ekibi, karantina deneyimlerini filtresiz sunar! 🙂

Berke

Bu dönemde en çok “üşenmek” eyleminin gereksizliğini öğrendim. Son yıllarda delice üşenirdim evden çıkmaya, sosyalleşmeye, eve bir kere girdikten sonra tekrar çıkmaya; hele ki hafta içleri… Üşendiğim için göremediğim yakın ahbaplarımı bu sefer zorunluluktan göremeyince anladım. Her fırsatta üzerine yayılmayı amaç edindiğim koltuğumdan sıkıldım. “Yalnız kalmaktan zevk alırım” derken aslında nasıl da saçmalıyormuşum, anladım. Ben insan seviyorum, sohbet muhabbet seviyorum, özlüyorum. En çok da bitmek bilmeyen uzun rakı sofralarını…

Özetle sosyalleşmemenin isteğe bağlı olmasından çıkıp zorunluk haline dönüşmesine takıldım en çok. Oflaya puflaya sokağa çıkardığım köpeğim Piko’nun hakkını kendisine teslim ettim. Biri beni de günde 3 defa sokağa çıkarsa, maskeydi, eldivendi düşünmeden, ona hayatımı adayabilirim şu anda! 🙂 Ailemle ve ahbaplarımla görüntülü konuşmanın beni kesmediğini, hatta yüz yüze değilsek doğru dürüst konuşamadığımı anladım.  Manasızca yemek yapıyorum, yemek yapmayı öğreniyorum, eve bakliyat alıyorum, bakliyat! Köftelik bulgurla pilavlık bulgur arasındaki farkları öğrendim mesela, benim için hepsi bulgurdu. Bağışıklık sistemim için ağzıma sürmediğim şeyleri 3’er 5’er yutuyorum, bağışıklık sistemim varmış, 39 yaşında kavradım. Sokakta olmayı evde olmaktan daha çok sevdiğimi, kalabalık olmayı yalnız olmaya tercih ettiğimi anladım. Normalleşeceğimiz günleri bekliyorum, daha doğrusu şimdilik hayal ediyorum.

Burcu 

Dışarıdaki her anını eve dönmenin hayaliyle geçiren biri olarak, bu süreç başladığında hiç paniğe kapılmadım. Aksine uzun zamandır beklediğim, “Şöyle bir hafta evde olsam hepsini hallederim aslında” dediğim şeyler için zaman yaratabilmenin fikri bile cezbediciydi. Nasıl olsa akşamları ve hafta sonları artık benimdi. O yönetmenin tüm filmlerini en baştan izleyecektim. Biriktirdiğim tüm kitapları sırasıyla okuyacaktım. O dolabın içini artık düzenleyecektim. Aylar önce bir senelik üyeliğine güzel bir para verdiğim o meditasyon uygulamasının hakkını verecektim. Çünkü bunlara vakit ayıramamamın önündeki tek engel, yeterince evde olamamamdı… İlk hafta uzaktan çalışmaya alışmakla geçti, önümüzdeki hafta rahat rahat başlayabilirdim. İkinci hafta çözmem gereken bazı konular oldu, biraz sakinleşince yapabilirdim. Üçüncü hafta sanki biraz halsiz gibi miydim? Bu satırları yazdığım dördüncü haftanın sonunda, o yönetmenin filmlerini bitiremedim, başladığım ilk kitapta sadece 300 sayfa ilerleyebildim, dolabı hiç açmadım, meditasyon uygulamasını sildim. 

Bu süreç bana, yapmak istediğim, yaptığımda beni mutlu edeceğini bildiğim ve yıllardır zihnimin bir köşesinde sırasını bekleyen her şey için bahaneler üretmeyi nasıl bir alışkanlık haline getirdiğimi gösterdi. İmkânım yok, vaktim yok, acelem yok sanıyordum. Hepsi varmış, ben yokmuşum. Teşekkürler dünya, biraz kendime geldim.

Onur

Markete, bir sigara almaya çıktığımda gelen o “özgürlük” rüzgârı bana koskocaman bir distopyanın içinde kurtuluş anımızı bekliyormuşum gibi hissettirdi ve tam o anda, bundan önce farkındalıktan hayli uzak bir şekilde kendi rutinim içinde attığım her adımın aslında ne kadar değerli olduğunu anladım. Bir de tabii çok fazla yemek yiyip hareketsiz kalmanın ne kadar kötü sonuçlar doğurabileceğini… 🙁 

Tayfun

Dikkat dağıtıcı unsurların az olduğu bu süreçte, fiziksel etkileşimlere, sosyal ihtiyaçlara odaklanmaktan ziyade, kendimle baş başa kalarak bir içe yolculuk gerçekleştirdim. Daha önce fark etmediğim yönlerimi, hatalarımı gördüm. Önceki beni öldürdüm, biraz değiştim.

Karantina günleri otopsi raporu:

3 haftalık sakalı olan erkek cesedinin üzerinde, karanlıkta kalmış ve tozlanmış, daha önce anımsanmayan birtakım anılar bulundu. Bu anılarda ve yaralarında, kollarında ve bacaklarında, hayatı boyunca taşıdığı yüklerin izleri görüldü. Kendi içine doğru yolculuk yapan bu erkeğin ölüm nedeninin, o yolculukta kaybolması olduğu tespit edildi.

Gizem

Pek çok kişinin “Asla olmaz” diyerek sıkı sıkıya tutunduğu kalıplarından gerektiğinde ne de kolay sıyrılabildiğini, insanın bulunduğu koşullara adapte olma konusunda gerçekten yetenekli olduğunu anladım.  Mutfağın terapi odası etkisi yaratabileceğini, yarını bilmemekten kaynaklı “mecburi anda kalma” durumu nedeniyle meditasyon girişimlerinin “aşırı doz anda kalma” hissi yaratıp amacının tam tersi bir stres kaynağı olabileceğini öğrendim. 🙂 Ölümlü olduğumuzu unutarak yaşama yetimizin bizi ayakta tuttuğunu, sevdiğimiz melodileri dinleyebildiğimiz için ne kadar şanslı olduğumuzu hatırladım.

Özgürlüğün sevdiklerimize doya doya sarılabilmek kadar basit, dilediğimiz her an bize huzur veren yerlere kaçabilmek kadar “an”lık ve bir o kadar kıymetli olduğunu anladım. Kedimizin her akşam işten eve döndüğümüzde bas bas bağırmasının nedeninin, onu evde yalnız bıraktığımız için bize sövmek olduğunu keşfettim ve ona çok hak verdim. 🙂 Okunmayı bekleyen kitaplara bir ömrün yetmeyeceğini, pazara çıkıp alışveriş yapmanın meğer epey değerli bir ritüel olduğunu, sizi uzaklarda da olsa kahkahalarla güldürebilecek arkadaşlarınızın olmasının gerçek lüks olduğunu hatırladım. 

Esra

Duyguların aslında ne kadar önemli olduğunu fark ettim. Duygularımızı kullanarak kendimizi ifade etmenin ötesine geçtiğimizi anladım. Kendimle baş başa kaldığım zamanlarda daha çok ben olgusunu tanıdığımı fark ettim. Şu ana kadar yaşadığım en güzel deneyim buydu. Meditasyon yaptığımda daha önce hiç bu kadar derinlere indiğimi hatırlamıyorum. Anların kıymetini uzaklaşınca anlıyoruz sanırım…

Fakat karantinanın garip bir algoritması da var gibi hissediyorum. Kendime ihtiyacım olduğu gibi hayatımdaki tüm dostlarıma da ne kadar ihtiyacım olduğunu fark ettim. Hatta yanımdan geçen kuşların cıvıltısına, denize kendimi bıraktığım anlara, tanımasam da benle birlikte bir konsere aynı benim gibi müziği dinlemeye gelmiş olan kalabalığa, bazen başımın ağrıyacağı gürültülere bile ihtiyacım olduğunu anladım. O yüzden çok fazla yazdım, çok fazla okudum. Belki de tek başıma kalmak zamanın da kıymetini anlamamı sağladı. Bu süreçte Albert Camus beni çok düşündürdü, ondan alıntıladığım bir cümleyle bitirmek istedim. 

“Bu dayanılmaz tatilden kaçabilmenin tek yolu hayal gücüyle trenleri yeniden harekete geçirmek ve saatleri yine de kararlı biçimde sessiz kalan çanların sesiyle doldurmaktı.”

Tuğçe

Artık kaçıncı günde olduğumu bilmiyorum. Sanırım kendimle baş başa kalmaya alışınca gün saymayı bıraktım.  En başlarda “Süper ya, çok güzel, kendime bir sürü şey katabilirim, o filmi de izleyeyim. Dur, bu online müzeyi de gezeyim” derken kendime çok yüklendiğimi, bu süreçte hiçbir şey yapmamaya, sadece durmaya ihtiyacım olduğunu fark ettim. Durmak ne kadar zordu, aslında ne kadar yoruyormuşum kendimi… Bir şey yapmadığım, sadece öylece durduğum zamanlarda bile zihnimin durmadığını fark ettim. Etrafımdaki insanların “karantina deliliği” adı altında tam da içlerinden geldiği gibi davrandıklarını gördüm. Herkesi kendi gibi görme farkındalığı bu süreçte benim için en etkileyici deneyimlerdendi.

Kendimi keşfettiğimde duvarlarımın içimde değil, dışarda olduğunu anladım. Anlamak için değil, sadece cevap vermek için dinleyen insanlara o duvarları çekmek yerine “Peki” demeyi öğrendim. Bundan sonrası nasıl devam eder bilemiyorum, açıkçası “Bitsin de çıkayım artık” diyenlerden olmasam da ayakkabı giymeyi çok özledim! 🙂

 

Paylaş