Ceylan – 6 Temmuz 2011 Jamie Cullum İstanbul Konseri

Bazı muhteşem anlar vardır, uğraşsanız asla bir araya getiremeyeceğiniz şartlar mucizevi bir mükemmellikle bir araya gelir ve sizin için ömürlük bir hatıra yaratır. 6 Temmuz 2011 akşamı Santralistanbul Kıyı Amfi’deki şanslı kalabalık için o konser işte böyle bir hatıra oldu. Beklentiler hiç bu kadar yüksek değildi. Tamam Jamie Cullum çok iyi bir müzisyendi, sahnede başkalaşan bir küçük adam kimbilir enstrümanını nasıl konuşturacak, nasıl çılgınlıklar yapacaktı sahnede bu sefer? Santralistanbul kültür sanat hayatına evsahipliği yapan, fena olmayan bir mekandı ama Kıyı Amfi de neresiydi acaba? Haliç’in kıyısında koku olmaz inşallah… Çıkışta trafik olur mu, ayakta çok yorulur muyuz, son dönemde bütün konser izleme keyfini sıfırlayan konuşkan izleyiciler de orada olup, üstüne bir de partilemeye çalışacak mı acaba? Tüm bu sorular gaz ve toz bulutu haline geldi Jamie ve ekibi çalmaya başlayınca. Üstümüze bir cam fanus kapattılar ve içine de peri tozu serptiler adeta. Dış dünya ile tüm ilişiğimiz kesildi, kafamızın içinde dönüp duran hayattan kalıntı tüm sorular yok oldu, hep birlikte başka bir boyuta geçtik, Jamie yolu gösterdi biz de onun ardından bambaşka bir diyara yürüdük. Gökyüzü bile başka bir renk oldu, Haliç, yıldızları yansıtan bir sakinlikle ince ince çırpındı ara ara atmosferi daha da mükemmelleştirmek için.

Fotoğraf: İKSV

Jamie’nin tüm şarkılarını bilmiyordum bu konsere gittiğimde ama bilmediğimi bile unuttum. Bildiğim şarkılarda daha çok keyif aldığım savım yerle bir oldu, beni öyle bir içine aldı ki performans sadece hayranlıkla izleyebildim. Ara ara bitmese diye düşündüğümü, sırf bu yüzden saate bile bakmaya çekindiğimi çok net hatırlıyorum. Omuz omuza dikildiğim hiç tanımadığım bu insan grubuyla şimdi başka bir gönül bağı kurmuştuk. O an orada olan çok şanslı bir avuç insandık, buna birlikte tanık oluyorduk, hepimiz bu eşsiz hatıranın bir parçasıydık. Fiziksel dünyanın bize kendini hatırlattığı an, ezan sesinin duyulmaya başladığı andı. Konserin doruğa çıktı an! Climax! Bu anı, güzelliğini, Jamie’nin eşsiz sanatçılığını nasıl konuşturduğunu, ilk defa tanık olduğumuz böylesi bir deneyimin içimizde uyandırdığı tüyler ürpertici ilahiliği kelimelerle anlatmam mümkün değil. Onlarca eşsiz ana sahip bu konserden tekrar yaşamak için baya bir şey feda edebileceğim tek an buydu. Ezana emprovize eşliği hakkında sayısız methiyeler düzüldü Jamie için. Yazılan her övgünün eksiği vardır fazlası yoktur. Bu ana tanıklık edenler bilir. Bense şunu düşünmekten kendimi alamıyorum hala seneler sonra: o gece Haliç sırtlarında ezanı ilahi bir mükemmellikle okuyan ve Jamie’nin notalarıyla birlikte içimize işleyen müezzinin bu performansta hiç payı yok muydu?  

Berke – 25 Kasım 2013 Depeche Mode Berlin Konseri

Mayıs 2013. Vakti zamanında 2009 konseri iptal olunca sahnede canlı izleyemediğim için kahırdan kahır beğendiğim Depeche Mode İstanbul’a gelecek. Nasıl gazım belli değil (gelmediler). Bu sefer kaderimize bu kadar çabuk razı gelmemeye karar verdik ve turneden şehir kovalamaya karar verdik. 33 yaşında bir birey olarak Berlin’e adım atmamış olmak da benim hatamdı. Dedik Berlin durağı mı o zaman? O zamanlar Euro da bugünkünün yarısı hatta onun bile bir tık azı falan. 23 Kasım’da olay yerindeydim.

Konser 25 Kasım günü o2 World’de olacak. Saatler kala zaten metrodan oluk oluk akan insanlığın varış noktası aynı. Kasım ayı, Berlin umarsızca soğuk ama kaç litre bira içmişim bilmiyorum öncesinde. Salondayız, tabii ki sahneye yakın olmak gibi bir hayalimiz yok. Arkalarda en azından sahneyi görebileceğimiz kadar bir uzaklıkta, bira barına yakın konumlandık. Derken ışıklar kararıyor ve “welcome to my world” introsu giriyor. Ben mest, ben bahtiyar. Tabii ki gözümü Dave Gahan’dan alamıyorum, alamıyoruz, 15.000 kişi. 50 yaşında mısın adam sen gerçekten? Dakika durmuyor sahne üzerinde, kilitleniyorum performansına. Sanırım dördüncü şarkı “Precious”, ondan sonrası zaten yok. Önceleri dümdüz kasetten, sonra cd’den dinlediğim efsane şarkıları canlı ve “eser” sahibinden mi dinliyorum ben sonunda? Hayalle gerçek arasında gel gitler yaşıyorum. Heaven, Enjoy The Silence, Just Can’t Get Enough. Deliriyorum. 20-21 şarkılık setlist, 2 bis’le bitiyor. Aynı binler yine aynı metrolara dolup şehre dönüyoruz. Uyumayalım istiyorum. Uyursak bugün biter, bugün bitmemeli, bitmedi.

We’re flying high
We’re watching the world pass us by
Never want to come down
Never want to put my feet back down
On the ground

Tayfun – 4 Ağustos 2013 Roger Waters İstanbul Konseri

Ağustos 2013. O sıralarda bir televizyon kanalında staj yapıyordum. Hemen hemen her akşam, birbirinden farklı siyasi görüşlere sahip insanlar, yuvarlak masa şövalyeleri gibi dizilir, zaferi önce o masada kazanmamız için uğraşırdı. Niyeyse bu uğraş, bir şekilde bağırışlarla sonlanır, program sonunda ne masanın ne zaferin esamesi okunmazdı. Bense arkada, başka bir masadaydım: Reji masası. Bir olguyu içinden bizzat yaşayarak değil de uzaktan izlemenin verdiği narsist bakış açısı… Önünüzde birden fazla monitör varken, her şövalyenin ekrana yansıyacak mimiklerine karar verebilirken, gerçekten durumdan soyutlanabiliyor, kendinizi sigortalı bir Olimposlu gibi hissedebiliyordunuz.

Olayları uzaktan izlemek, zaten o yıllarda arkadaşlarım tarafından da sıkça eleştirildiğim bir konuydu; o olay nasıl bir olay olursa olsun, uzakta kalıp bir izleyici olmak. Çünkü anlamıyordum. Yığınlı kalabalıklar hâline gelip, bir arada hareket edebilen insanlara hayret ediyor, garip bir kıskançlık bile duyuyordum. Nasıl oluyor da böyle aynı anda, aynı şekilde hissedebiliyorlardı? Telefonuma gelen bir mesajla, stajdaki bir günümün birden değiştiğini hatırlıyorum: ‘’The Wall Live – Roger Waters’’. Ergenliğimde tutkuyla dinlediğim Pink Floyd grubunun ünlü ismi, The Wall albümünün konseri için İstanbul’a geliyordu. Cüzdanımın tüm kırışık paralarını üst üste koydum, en yakın bilet noktasına doğru hareket ettim. 4 Ağustos sıcak bir pazar günüydü. Sahneyi en önden izlemek için erkenden yola koyuldum, kapının önündeki kuyruğa girdim. Akşama doğru, kapılar açılmak üzereyken, şöyle bir arkama baktığımı hatırlıyorum. Sonunu göremediğim bir insan sırası, uzayıp gidiyordu…

Fotoğraf: Milliyet Sanat

Amacıma da ulaşmıştım, en öndeydim. Koca duvar önümdeydi, Roger ve ekibini en önden izleyebilecektim. Konser başladı, ‘’We don’t need no education’’ dendi, üzerimizden kocaman bir domuz uçtu, Alan Parker’ın filmindekine benzer animasyonlar aktı gitti, aslında her şey bildiğim gibiydi. Sonra bir şey oldu; o kocaman duvarda, tanıdık yüzler görmeye başladık. Yanımdaki herkes hep bir ağızdan sloganlar attı, alkışladı, Roger “Türkiye’deki tüm dostlarıma, yanınızdayım. Yanınızdayız!’’ dedi. Kendim için değilse bile, orada bulunan insanları, duvardaki yüzleri, Roger’ı öyle görünce, bugün toplumun en büyük eksikliklerinden birinin kısa bir süreliğine de olsa giderildiğini düşündüm. Birlikten çok, ‘’birlikte’’ olma durumu.

Konser sonunda fark ettim, sahne için kurulan duvarı, aslında arkadan, en arkalardan izlemek gerekiyormuş. Ön kısımlardaki bakış açınız, o geniş duvarda yansıtılanları kaçırmamıza sebep oluyormuş. Olsun, bu kez uzaktan izleyen ben değildim.

Burcu – 11 Eylül 2016 Radiohead Berlin Konseri

Beni tanıyanlar bilir, Radiohead kutsalımdır. 90’lı yılların sonundan bu yana dinlediğim her şeyi “Radiohead ve diğerleri” olarak ayırırım. Kıyas kabul etmem, dinlemeyenle herhangi bir tartışmaya girmem, ne kadar iyi olduklarını filan anlatmaya çalışmam kimseye. 2005 yılında yeni açtığım Facebook profilimi doldururken “religion” hanesini görünce aklıma ilk gelen “Radiohead” olmuştu; farklı görünmeye çalıştığımdan değil, o güne kadar yaratıcılık hakkında bana daha çok ilham veren başka herhangi bir oluşum olmadığından.

2016 yılının Mart ayında sıradan bir iş gününün sıradan bir öğle vaktinde, Radiohead’in Berlin’deki Lollapalooza Festival’de sahne alacağını öğrenmemle 6 ay sonraki konser için vizem dahi yokken bileti anında satın almış olmamın sebebi de buydu. Daha önemli bir planım veya daha öncelikli bir işim olamazdı zaten. 30. doğum günümün 10 gün öncesinde, kültürüne aşık olduğum ve yaşamayı istediğim tek şehir olan Berlin’de, dünyanın farklı yerlerinden gelen on binlerce insanla bir arada Radiohead izleyecek olmam mı, yoksa hayatım boyunca kurtulamadığım kararsızlık ve plansızlığımın yükünü omuzlarımdan tek bir etkinlik sayesinde atabilmem mi bu konseri benim için daha anlamlı hale getirdi, bilmiyorum. İki kişilik festival biletinin o zamanlar 250 liraya denk geliyor olmasını ise hikayenin bu kısmını daha acıklı hale getirmemek için sadece küçük bir anekdot olarak bırakıyorum. 

Mevcut olan bütün festival klişelerini yıkıp, alana erken saatte gittiğim halde kronik migren ataklarımı o gün tetikleyecek her türlü içkiden uzak durduğuma ise hala şükrediyorum. Her anın tadını çıkarabilmek ve üzerinden yıllar geçse de her dakikasını hatırlayabilmek ne kadar güzelmiş. Tarihe de şöyle not düşmüşüm o gün:

Performans hakkında söyleyebileceğim çok bir şey yok; bu kadar iyi geçen bir 2.5 saati yazılı olarak ifade edebileceğim yetkinliğe henüz ulaşmadım gibi geliyor hala. Bu anıyı yazarken merak edip tekrar açtığım konser setlist’ine bakınca bile iyi hissediyorum, tek bildiğim bu.

Arada aklımıza gelip açtığımızda bizi tam olarak o güne ışınlamayı başaran bu konser kaydını da iliştireyim ki eksik kalmasın. İzlerken de hep dediğim gibi: “Oradaydım.”

 

Semin – 3 Eylül 2006 Placebo İstanbul Konseri

Kızgın güneşin altında ne kadar bekleyebilirsiniz? Dahası herhangi bir yerde ne kadar ayakta dikilebilirsiniz? Eğlenmeye gelmişsiniz, yemeden içmeden ne kadar durabilirsiniz? Malum ihtiyaç yaratır ve yerinizi bir kere terk ettiniz mi kalabalık kara delik gibi yutar sizi. Tüm bunlar ikinci dakikasında sıkılıp bırakacağım şeylerdir. Şeylerdi yani. Ama hepsini ve daha fazlasını (burada yıllar sonra itiraf etmeye çekindiğim, bir arkadaşımı fena halde ekmek de dahil) bir hayli obsesif bir şekilde yaptım: Brian Molko ve Stefan Olsdal’ı en önden izlemek için bariyerlere yapıştım, mevziimi cephe hattıymış gibi savundum, çenem sadece konuşmak için çalıştı, oturmadım bile. Kolay değil, bucket list’imin ilk beşinde falan yer alırdı bu. Hepsine değdi! Brian’ın “Hello ladies and gentlemen, this is ladies and gentlemen of Placebo” girişinden sonra paralel bir evrene geçtiğime yemin edebilirim ama kanıtlayamam! Bana hem iki dakika hem de birkaç gün uzunluğunda gelen konser kimilerini playlist kimilerini de az diyalog nedeniyle hayal kırıklığına uğratmış olabilir ama baştan sona keyifliydi, performansları gayet iyiydi. Bu cool arkadaşlardan ekran destekli pop sahne şovları bekleyemeyiz sonuçta! Neticede Brian Brianlığını yaptı, Stefan yine harika çaldı, Steve Hewitt karizmasını konuşturdu. Bu arada, konserden sonra bir yere çöküp tıka basa yedim içtim. Bahsettiğim arkadaşıma o konsere gittiğimi hiç itiraf edemedim (Bu yazıya kadar mı acaba? Karma!). Hâlâ, en çok da koşarken ya da çalışırken Placebo dinlerim. Placebo etkisi denince tabii ki aklıma önce tıbbi terimler gelmez. Dedikleri gibi: “That’s the gift and that’s the trick in it…”

Okan – 8 Temmuz 2011 Bon Jovi İstanbul Konseri

2011 yaz ayları.
Üniversiteye hazırlık başlamadan önce keyifli geçme ihtimali yüksek son zamanlar. 
2011, sınavlarda ‘’soruların çalındığı’’ iddialarının dolandığı ama üstünün örtüldüğü dönemlerdi. 
O zamanlar da bizdeki yeni adaylarda büyük bir hayal kırıklığı söz konusuydu.
 Ben de bu hayal kırıklığını bastırsın diye aspirin niyetine Knight Online’a sarmışım arada da Counter Strike 1.6 oynuyorum. 
Yine öyle oyun oynadığım bir gün arkadaşım aradı. ‘’Kanka Bon Jovi geliyor gidelim mi?’’ Cevap olarak ‘’Gidelim de oğlum benim bildiğim şarkılar beşi geçmez ne kadar eğleniriz?’’
 diye sordum. Bir şekilde beni ikna etti ve bileti aldık. Tabii paramız o zaman çok yok, paramızın yettiği kadarı olan kategoriden. En son 93’te gelmiş adam, 18 yıl geçmiş aradan o kadar zaman geçmiş bilet biraz değerli oluyor haliyle. Annem, babam arkadaşları hatta 93’te o konsere gitmiş veya 93’te Türkiye’ye geldiğinden haberi olan o jenerasyonda bana karşı bir ilgi alaka başladı. Sonra konsere 1-2 gün kala bu bana ilgi alaka gösteren herkesin arayıp yüksek fiyat ve rüşvetler teklif etmesi… Ben de fırlamayım tabii. ‘’Bak o şu kadar verdi, öbürü şunu teklif etti’’ gibi cümleler ile kışkırtıyorum arayanları.
Elbette bileti satmayıp konsere ben gittim. Beni çok üzen bir detay da var burada. Galatasaraylıyım ama hayatımda hiç Ali Sami Yen Stadyumu’nda maç izleyemedim. 2010’da Açılan TT Arena’ya konser günü dahil toplam sürede sekizinci gelişim.

Konsere biraz erken gittik. Ön grup olarak Redd çıktı. Redd’in bir iki şarkısını bilirim. Ona rağmen güzel bir açılış yaptılar. Ama beni asıl heyecanlandıran Şebnem Ferah oldu tabii. Oyun oynarken Şebnem Ferah’ın müzik listemde 8-9 yabancı şarkıdan sonra çalmaya başladığında eşlik ettiğim zamanlar. Canlısı da nirvanası olur herhalde diye hissediyordum. Ama Redd’in solistinin verdiği haber üzerine üzülerek tüm heyecanım yerini hüsrana bıraktı. Şebnem Abla’mız annesini kaybetmiş bu sebeple bu konsere çıkamayacağını söylüyordu. Saatler 21.00. 
Stadyum iyice doldu çağrı alkışları başlamış ufaktan hazırlıklar sona eriyor.
 Sonra ufak bir Sambora belirdi. Sonra Tico sonra kıvırcık David abimiz. 
Arkadaşımla ufak bir iddiaya girmiştik, açılışı hangi şarkıyla yapar diye. Ben “Livin’ On a Prayer” derken “Have a Nice Day”i seçti. Ama ikimiz de bilemedik.
 Raise Your Hands ile başlayıp Always ile biten konserde unutamadığım tek an Jon Bon jovi’nin ‘’We gotta hold on…’’ diyince tüylerim diken diken olduğum yerde zıplayıp 
‘’Ooaaahhooh’’ diye hönkürerek şarkıya Gaziosmanpaşa ilçesindeki 
Sarıgöl kertenkelesi tadında sonrasında kendimin bile anlam veremediği bir tepki vermemdi.

 Livin On a Prayer’ın tek satırı hep aklımdadır. ‘’We gotta hold on to what we got.’’ Her türlü musibette, sıkıntıda, üzüntüde ve öfkeli anımda sanatsal bir ayet gibi adeta. 
Çoğu zaman da yardımı dokunmuştur.

Konser bittiği zaman içimde bi burukluk oluşmuştu. Bon Jovi grubunu bir daha ne zaman canlı dinleyebilirim diye içimden geçirdim. En son 18 yıl önce gelmiş olan grup bir daha ne zaman gelir bilinmez… Kendime ‘’Bu konserin hangi kısmı unutulmaz?’’ diye sorsam, 2011 yılında umutsuz olduğum ergenliğimin son zamanlarına denk gelen bir dönemde annem ve babama özenerek hayranı olduğum bu grubu canlı dinleyebilmek derdim.

Hilal – 21 Ekim 2016 Imany İstanbul Konseri

Benim konser hikâyem canım arkadaşımın bana “Hilal Imany konseri var. Gidelim mi, bilet ayarlayabilirim.” demesi ile başlıyor. ‘’Hayatında Imany’nin kaç şarkısını dinledin?’’ derseniz üçü geçmezdi ama canım arkadaşım kıramayacağım insanlar listesinde ilk sıralardadır ve hayatın her alanında olduğu gibi müzikte de “ben buradayım” diyerek sesini çıkaran güçlü kadınlara bayıldığım için, konsere gitmek kaçınılmazdı.

Bir konseri benim için unutulmaz kılan ise konser öncesi yediğiniz yemek, dolandığınız sokaklar, bir şeyler içerken edilen muhabbetler ve konser saatini beklerken içini kaplayan o heyecan… Bunların hepsinin birleşimi unutulmaz konser anlarını yaratıyor.

Imany dinlediğim gün mü? Hayır bunlardan hiçbiri olmadı. Talihsiz serüvenler dizisinin herhangi bir kitabında ana karaktermiş gibi yaşadığım konser gününde, başıma gelmeyen kalmadı. Ve bunların hepsi, topuklu botun üstünde yürümeye çalışırken yaşandı.

Toplu taşımanın müdavimi, en sevdiği aksesuarı İstanbul Kart olan, akşam trafiğinde binbir aktarma yaparak Anadolu Yakası’ndan Avrupa Yakası’na gidecek olan ben, o gün neden topuklu giymeyi tercih ettim bilinmez ama 26 yaşındaki Hilal şu an her yere terlikle gidebilecek potansiyelde…

Arızalanan metrobüs yüzünden Uzunçayır’da biriken İstanbul halkı, güvenlik tarafından yanlış metro çıkışına yönlendirilmem derken o çok sevdiğim konser öncesi yeme-içme aktivitesini kaçırıyorum. Arkadaşlarımla buluşup konser için Uniq İstanbul yolunu tuttuğumuzda ise bizim için survivor başlıyor. Trafikte kendini rallici sanan İstanbul minibüsçüleri sağolsun kendimizi Volkswagen Arena’da buluyoruz ama biletlerimizi bulamıyoruz. Biletix’ten başlayarak etkinlikte sponsorlu tüm standları geziyoruz. Adımıza bilet yok. Bir yandan canım arkadaşımı sakinleştirirken kendi hüznümü baskılıyorum. Biz hüzne karşı kürek çekerken bir görevli bizi doğru yönlendiriyor ki biletlerimize yapım tarafından ulaşıyoruz ve aslında davetli kategorisinden girdiğimizi fark ediyoruz. Artık her şey tamam, içerdeyiz, bir de hafif rahatsızlığım olmasa her şey mükemmel.

Tarihler 21 Ekim 2016’yı saat ise 21.00’i gösterirken Imany sahneye çıkıyor. İlk oyunumu izlediğim zaman da böyle olmuştum. Heyecandan kalbim pır pır. Kendimi Imany’nin o güçlü sesine bırakıyorum. İlk anda fark etmemişim ama sahnede ona eşlik eden orkestrası tam 7 kişi. Gitarlardan, viyolonsele ve davula her şey onun o yüce sesini desteklemek için orada. İlk şarkı bitince bizimle sohbet etmeye başlıyor ama ben sadece benimle konuştuğuna eminim. Galiba hepimiz böyle hissetmiş olmalıyız ki o konuşurken çıt çıkmıyor Volkswagen Arena’dan. Sanki hepimiz kendi özel konserimizdeyiz.

Neredeyse her şarkı öncesi küçük sohbetler ediyoruz. ‘’Please and Change’’ öncesi bize “onun olduğu o hâlden memnun değilseniz zamanınızı, enerjinizi, saçınızı ve paranızı harcamayın, bırakın gitsin” diyor. Çünkü o, biz kadınların anlaşılmak değil özgür olmak istediğini en iyi bilenlerden ve bunu da sözlerine ekliyor. “Biz anlamanızı değil, özgür olmak istiyoruz. Aklımızla, bedenimizle ilgili kararları kendimiz almak istiyoruz.”

Şarkıdan şarkıya, duygudan duyguya geçiyoruz. Birden hiçbirimizin istemediği o an gelip çatıyor. Imany son şarkı diyor. Aşırı üzgünüz ama biliyoruz ki ‘’biss’’ zamanı. 20 dakikalık efsanelik ‘’bisste’’, bizim aramıza karışıyor ve tam yanımızdan geçiyor. Dakikalarca onu ve her bir enstrümanı alkışlıyoruz tek tek. Bana da yıllarca anlatacağım ve izleteceğim konser anları kalıyor.

Aytaç – 14 Temmuz 2012 Damien Rice Konseri

Ülkenin kendi içinde savrulduğu ve bizi de kendi içinde savurduğu bir zamandayız. Yirmili yaşlarının ortasında insanlar olarak ben ve arkadaşlarım, ülkenin her gün daha tuhaf bir hale gelen koşullarının bir yandan kaygılı tanığı diğer yandan hala eğlenebileceğimizi sanan, cahil Y kuşağı bireyleriyiz. 2012 yılında gerçekleşen 11. One Love Festival’e gidiyoruz. Santral İstanbul’da festivale giriş için sırada beklerken ana sponsor bira markasının, bazı politik nedenlerle ana sponsor olmaktan çekildiğini ve dolayısıyla içeride de alkollü içecek satışı olmayacağını, sırada bekleyen yüzlerce insanla aynı anda öğreniyoruz. Keyif bozuculara inat, moralimizi bozmadan içeriye giriş yapıyoruz. İyi vakit geçirmeye odaklandığımız bir festivaldeyiz, o yıl çalacak grupların-Damien Rice dışında- hiçbirinin ciddi anlamda dinleyicisi bile değiliz. Üç arkadaşız, ben, Rıdvan ve Emre. Ben ve Rıdvan, Emre kadar Damien Rice fanı değiliz, adamı seviyoruz, sayıyoruz, İrlandalılığına ve şarkılarına bitiyoruz ancak yine de hayran olma konusunda Emre’ye yaklaşamıyoruz. Afiyet olsun Emre.

Ülke hali hazırda kendi içinde eğlenirken, biraz biz de eğlenelim diye içeriye giriyor, bir konser izledikten sonra sıkılıp, dışarı çıkıyoruz ve asıl festivalin, Santral İstanbul’un giriş ve çıkış noktalarında gerçekleşmeye başladığını fark ediyoruz. Zira eğlenceye susayan festival seyircileri, susuzluk ihtiyaçlarını konser alanında gideremedikleri için, dışardan içecek almaya karar vermiş ve içeceklerini içeriye sokamadıklarından asıl eğlencenin ve sosyalliğin merkezini, kampüsün dışı yapmışlardı. Öte yandan “Eyüp halkının hassasiyetleri” nedeniyle içeride alkollü içecek satışını yasaklayan devlet, Eyüp halkının bakkaldan aldığı biraları festival katılımcılarına fahiş fiyattan satmasına ve kendisi için “kayıt dışı” olarak raporlara, akademik makalelere ve ülke tarihine “gülünç” olarak geçebilecek bir vergi kaybının oluşmasına da yol açmıştı. Güne baktığımda ne devletin ne de eğlenmeye gelen insanların bunlarla ilgili bir sorunu görünmüyordu. Esnaf mutlu, seyirci mutlu, polis mutluydu. Afiyet olsun.

Ülke kendi içinde dışlanırken, Rıdvan’la dışarıya kaç kez çıkıp kaç kez tekrar içeriye giriyoruz bilmiyorum. Ama Emre bir noktada, gerçek bir fan olduğu için konseri önden izlemek ve önde yer kapmak adına bizden ayrılıyor. Biz ise konserin başlamasına beş dakika kala içeri giriyoruz. Normal olarak o kalabalığın içinde Emre’ye yaklaşamıyoruz bile. Damien Rice, harika bir performans gösteriyor ancak headliner’dan önceki sanatçı olarak 40-45 dakika gibi kısa bir zamanı olduğu için gerçek konser etkisini yaratamıyor; seyircilerde daha çok “bir sonraki grup çıkmasa da sen kalsan” etkisi oluyor. Ya da ben öyle anlıyorum. Afiyet olsun.

Ülkenin yeni yeniliklerine adım attığı bu zaman diminde, biz konser bittiği gibi Rıdvan’la kendimizi dışarıya atmaya çalışıyoruz. Yolumuzu kaybediyoruz. O anda Damien Rice’ın sırtında gitarıyla yanımızdan geçtiğini fark ediyoruz. Birbirimize şaşkınlıkla bakıp o kişinin Damien Rice olup olmadığını tartışmaya başlıyoruz. Bu esnada adamı gözden kaçırıyoruz. Sonrasında tekrar bulabileceğimiz umuduyla konser alanının etrafını turluyoruz. Karşımıza bir bölüm çıkıyor: “VIP” yazıyor. İçeriye tereddüt etmeden giriyoruz, çünkü biz kendimizi daima VIP varsayıyoruz, kimse de bize bir şey sormuyor. Damien Rice da zaten içeriye girdiğimiz gibi tekrar karşımızda beliriyor. “Mr. Rice, Mr. Rice…” diye heyecanla yanına gittikten sonra sohbet etmeye başlıyoruz. Neyse ki Rıdvan’ın İngilizcesi benimkinden çok daha iyi durumda 🙂 Kısa sohbetimizden sonra Emre için kendisinden bir imza istiyoruz. “Bizim bir arkadaşımız var size bayılıyor, ama o size bayıldığı için yarattığınız kalabalıktan henüz çıkamadı.” Bize genellikle imza vermeyi sevmediğinden, fotoğraf çektirmek istemediğinden bahsediyor. “Biz müzisyenler bilim adamı değiliz” gibi içinde hem alçakgönüllülük hem de kibir barındıran şeyler söylüyor ve bir yandan da elindeki Golden Virginia tütününü sarıyor ve belki arkadaşınız için bir tütün sarabilirim diyor ve gerçekten Emre için kendi elleriyle bir sigara sarmaya başlıyor. Sigarayı bir tür ayindeymişiz gibi Mr. Rice’ın ellerinden teslim alıp asıl rahibine, inşalllah rahibinden.com’da satmaz ümidiyle, teslim etmek üzere VIP’deki görevimizden ayrılıyoruz. Afiyet olsun.

Tumblr: Image

Müzik anlamında benim için tatmin edici bir konser olmasa da harika bir konser anısıyla ayrıyorum. Ha bir de tabii, VIP bölümünden ayrıldıktan sonra Emre’yi bulup Damien Rice’ın kendisi için sardığı sigarayı teslim ediyoruz. Yaşadığımız olayı kendisine hem büyük bir heyecanla hem de sanki her gün Damien’la sohbet ediyormuşuz gibi olabildiğince normal bir şekilde aktardıktan sonra Emre de bize aynı cool havayla şöyle bir karşılık veriyor: “Abi pek inandırıcı değil ama yine de alıyorum sigarayı…”

İlk anda hiç inanmadığı için biz de Emre’yi cezalandırıyoruz ve bu olay gerçek değilmiş gibi gizemli bir hava yaratıyoruz. Biz bu olaydan bahsettikçe Emre anlattıklarımıza yüzde yüz olmasa da gerçekliğine ikna oluyor. Bu yazıyı bitirdiğim sıralarda Emre’yi arıyorum, o sigara n’oldu diye soruyorum. Emre cevap veriyor: Konserden 6 ay kadar sonra içtim abi. 2021 yılında bu cümleyi kurarken bir şüphesi kalmadığına ikna oluyorum. Hepimize afiyet olsun. 

Oğuzhan – 29 Kasım 2013 Inna Aydın Konseri

Olur ya, lise çağımızda ergenliğin verdiği duygusallıkla aşık olup kendimizi yerlere vuracak yer ararız. Ben ve sanatçı ruhum da öyleydi, sanatsal ve güzel şeylere aşık olma eğilimim hep vardı.
Güzel dediysem, fiziksel bir güzellik olması elzem olmadı hiçbir zaman. Bana göre güzel birşey olsun yeter. “Kime göre, neye göre” diye bir söz vardır ya, bana göre herhangi bir detay güzel olması yeterdi.

Hatırlıyorum… Yıl 2010, o dönem, o ruhum ile güzel bir sese aşık olma eğilimim vardı ve bunun farkındaydım. O yıllarda INNA diye bir Rumen bir sanatçıyı keşfettim. Yaptığı müzikler çok hoşuma gitmişti ama daha da ötesi, sesi… Sanırım sesine aşık olmuştum…  Durmaksızın INNA dinliyordum. O zaman anlamıştım, şarkılar duygularımı canlandırıyor, bana hayal kurduruyordu.

O dönem Aydında, güzel sanatlar lisesinde okuyan bir gençtim. Hali ile güzel sanatlar lisesinde olunca, güzel seslerin içinde olduğu müzik bölümü ile beraber de eğitim görüyorduk. Laf aramızda kalsın ama sanırım INNA’nın üzerinde bıraktığı etkiden dolayı, dinlerken gözlerinin içine dalıp gideceğim kadar sesi güzel birini arıyordum. Hayatımda öyle biri oldu da gerçekten sesine de aşıktım ama bireysel hatalarımdan kaynaklı onu kaybettim. Sonra ne mi oldu? biliyorum gülünç ama Tekrar INNA’ya geri döndüm.

Hayat mucizelerini konuşturdu sonra… Henüz İstanbul’da bir konser geçmişi olan INNA, Aydın’da konser vermeye geldi. O kadar saçma ve anlamsızdı ki bu benim için… İnanamamıştım bile. Hala unutmuyorum konser ücreti de 25TL’ydi. Bunu gördüğümde daha da anlamsız gelmişti. Açtım Amerika’daki bir konserine baktım ve konserin 100 euro olduğunu gördüm. Bir kez daha aşık oldum INNA’ya, gerçi türklere sempatisi olduğunu biliyordum. Ondandır ki Aydın’a konsere geldi ve düşük bir ücretle geldi diye düşünüyorum. Bilirsiniz Latinler ile Türkler iyi ilişkilere sahiptir.

Sanatçı Inna, SDÜ'de Sevenleriyle Buluştu

Konser günü geldi…  Nasıl olduysa ilk sırada yerimi aldım. Konser çok güzel geçiyordu defalarca dinlediğim şarkılar gözümün önünde INNA’nın ağzından dökülüyordu hayal gibiydi. INNA bir ara sahneden indi ve insanların ellerine dokunmaya başladı. Bana doğru geliyordu ama gelirken bir anda bana dokunmadan gitmişti… Ama şans yanımda oldu ve çıkışta bana el sallamıştı, çok mutlu olmuştum… Bir müzikten nereye… Bana o yaşımda müziğin hissetirebileceği duyguları ve hayal ettireceklerini keşfetmiş olmuştum.

Selin – 2 Mart 2018 Oscar and the Wolf İstanbul Konseri

Çok da uzak olmayan bir yıla, 2018’e götüreceğim sizi. Anlatacağım konser çok matah mıdır bilemem fakat şimdi geriye dönüp baktığımda hayatımdaki en önemli kararları o konser sonrası aldığımı fark ediyorum. Oscar and The Wolf’un Volkswagen Arena’da verdiği konserden ve sonuçlarından bahsedeceğim.

O yıllarda omzumda çoktan mezun olmanın ve yeniden üniversite sınavına hazırlanmanın yükü vardı. Hangisinden daha çok korkuyordum bilemiyorum; ailemi yüzüstü bırakmaktan mı yoksa hayallerime kavuşamamaktan mı? Çok sevgili anneciğim eğitim hayatının içerisinde yer alan bir kadındı. Dolayısıyla aldığım her derse ve her sınav sonucuma hakimdi. Hatta benden önce kendisi kontrol ederdi. Kendimi çoğu zaman boğuluyor gibi hissederdim ama ona da hiç kızamazdım çünkü içinde hep yarım kalan üniversitesinin acısını taşırdı. Aynı yıl ablam da Yıldız Teknik Üniversitesi’nde okuyordu ve en büyük dayanağımdı. Bunaldığımı fark etmiş olacak ki o sıralarda deli gibi dinlediğimiz Oscar and The Wolf’un konserine bilet almıştı. Benim için mükemmel bir fırsattı, kafamı boşaltacak, az da olsa rahatlayacak ve endişe maratonuma öyle devam edecektim. Zaten benim için konsere gitmenin anlamı bir nevi hayatın pause tuşuna basmak ve anda salınmaktı. Fakat bazen iç sesiniz size hiç hoşunuza gitmeyecek şeyler fısıldar. Benim iç sesim de tam o konserde İstanbul’a geleceğimi ancak istediğim bölümde okuyamayacağımı söylüyordu. O kadar inanmıştım ki o sese, çoğu şarkıyı bağıra çağıra ağlayarak söylemiştim. Üstelik şarkıların çoğu ağlamaktan ziyade eğlenmemi gerektiriyordu. Yanımda hiçbir şeyden habersiz dans eden kız ise büyük ihtimalle hayranı olduğum grubu canlı olarak dinlediğim için ağladığımı düşünüyordu. Çok utanç verici…

Fotoğraf: NTV

O konserde çocukluk hayalime, umduğum geleceğe, yanımda en yakın arkadaşım olarak gördüğüm ablam ve o yıl sık sık dinlediğim grup eşliğinde veda etmiştim. İleride ne olacağını bilmiyordum ama ne olmayacağını çoktan kabullenmiştim. Birkaç ay sonra ise aynı grubun konserinde yine ablamla beraber sonunda istediği şehre ve üniversiteye yerleşmiş ancak tamamen farklı bir gelecek ile karşı karşıya kalmış olarak buldum kendimi. Bu kez ağlamadım, doyasıya eğlendim ve iç sesim de bir şeyler fısıldamadı. Sanırım kendisi de konser boyunca tutmaya çalıştığım tuvaletimi bana unutturmakla meşguldü.

Paylaş