Çakralar hakkında ne biliyoruz? Renkliler ama gözle görünmüyorlar. Yoga yapanların ilgilendiği entel kuntel şeyler? Bir de dönüyorlar galiba? Bir dakka bir dakka, gelin yakından inceleyelim.

Çakra Sanskrit dilinde tekerlek (dönmek) anlamına gelir. Sanskrit dili Hint medeniyetinin temelini oluşturur. Bir rivayete göre bu dil, çakraların döngüsel hareketleri sonucunda çıkan seslerden türemiştir. İşte buradaki tekerlek, dönen enerji sistemlerini sembolize eder. Yani çakralar için, fiziksel ve enerji bedenlerimizde dolaşan enerjiyi düzenleyen, yönlendiren enerji merkezleri diyebiliriz ve bu merkezlerinin enerji ipliklerinden oluştuğu söylenmektedir. Toplam 7 tanedirler ve hepsinin kocaman görevleri vardır. Aynı zamanda hepsinin kendine ait bir rengi vardır. Çünkü hepsinin titreştiği enerji frekansı başkadır.

Çakraların yüksek frekansta titreşen enerji iplikleri olduğu bilgisi orta çağdan günümüze kadar gelmektedir. 

Peki biraz da bilimsel verilere bakalım. Bilim gözle görünen, deneye tabi tutulabilen şeylerin peşinden gider ve ancak bunların varlığına inanır. O yüzden maddenin ne olduğu, nasıl oluştuğu ve nasıl hareket ettiği, dünyanın ilk gününden beri bilimin temel problemleri arasında olmuştur. Çünkü maddenin nasıl oluştuğu sırrının bulunduğu an evrenin sırrının çözüleceğine inanılır.  Maddeye dair araştırmalarda konuyla ilgili sorulara farklı farklı dönemlerde farklı farklı yanıtlar bulunmuş, her yeni önerme ve deneysel bulguyla eski bilgiler çürütülmüş ve günümüze kadar gelinmiştir. 

1900’lü yıllar bu anlamda evreni algılamamız açısında dönüm noktası olmuştur. Bilim insanları tüm eski bilgileri çürütmüş ve maddenin daha önce hiç keşfedilmemiş yönlerini ortaya çıkarmışlardır.  Artık günümüzde maddenin en küçük yapı taşının atom olmadığını, atomun da altında çok küçük parçacıların olduğunu hepimiz biliyoruz. Ancak mevzu burda sonra enteresan bir hal almaya başlıyor. Bilim insanları bu atom altı parçacıkları da incelemeye başlıyorlar. 

Thomas Young adında İngiliz bir fizikçi ilk defa ışığın parçacık değil dalga özelliği gösterdiğini keşfetmiştir. Bunun için çift yarık deneyi adında bir deney düzeneği hazırlamıştır.  Önce tek bir yarıktan ışık göndererek başlar deneye. Yarıktan gönderilen ışık diğer tarafta yer alan panel üzerinden bir iz bırakır. Tam da bir parçacağın göstermesi beklenen davranışı gösterir. Young bu sefer deneyine ikinci bir yarık ekler ve bu sefer iki yarıktandan da ayrı iki ışık gönderir. Fakat bu sefer yarığın diğer tarafında yer alan panel üzerinde beklendiği gibi iki iz değil farklı bir girişim modeli oluşur. Yani ışık dalga özelliği göstermiştir. Bunun nasıl olabileceğini anlamak için ışık kaynağının hemen yankınına bir sensör yerleştirir ve deneyi tekrar eder. Ancak bu sefer bambaşka bir senaryo ortaya çıkar. Işık deney sürecine bir gözlemci dahil edildiğinde yine parçacık özelliği göstermeye başlar. Buradan yola çıkarak Young  atomaltı parçacıkların, aslında “bir boyutlu ve ipliksi varlıklar” olabileceği varsayımına ulaşır. İşte bu ipliksi varlıklara sicim ve bu teoriye de sicim teorisi denir.

Bilim insanları Young’ın bu deneyinden çok etkilenmiştir ve aynı deneyi bu sefer elektron (atom altı parçacıklardan biri) kullanarak yapmışlardır. Sonuç olarak elektronlar da ışık gibi aynı şartlar altında aynı girişimleri göstermişlerdir. Buradan yola çıkarak maddenin gözlemleyen bir göz olmadığında dalga özelliği gösterdiği kanıtlanmıştır. Bu deneyler sonucu Kuantum Fiziğine giriş yapılmıştır ve tüm fizik algımızı kökten değiştiren teoriler ortaya çıkmaya başlamıştır.

Günümüzde varılan en genel geçer kuram ise kuantum teorisinin öne sürdüğü gibi mikro ve makro kozmos yüksek frekansta titreşen enerji ipliklerinden oluşmaktadır ve ancak bir gözlemcinin varlığı söz konusu olduğunda bu iplikler parçacık özelliği göstermeye başlamaktadır. Gözlemci sürece dahil olmadığı sürece her şey aynı derecede bir olasılıktır. 

Şimdi yazımızın en başına dönelim. Ne demiştik, çakralar yüksek frekansta titreşen enerjisel ipliklerdir. Orta çağda öne atılan bu önermenin günümüz fizik dünyasının evrene yaklaşımındaki önermeyle aynı olması tesadüf değildir.

Çakralar içsel enerji sistemlerimiz olduğu için madde gibi deneye tabi tutulamıyorlar ne yazık ki. Onları gözlemleyip aktifleştirmek için öz benliğimizle buluşmamız ön koşuldur. Çünkü düzlem, zaman farklıdır artık. Çıplak gözle değil, kalp gözüyle bakmak gerekmektedir kaynağa. O yüzden Çakra denince akla yoga, meditasyon gelir.  Çünkü beden düşünceyi izler. Fiziksel bedenimizin daha altında yatan enerjisel bedenimizdir bizi yöneten ve yönlendiren. Nasıl ki travmatik, acı veren anılarımız nöronlar aracılığı ile beynimize kaydediliyorlarsa aynı acı ve kederlerin enerjisel yaraları da bizim çakralarımıza kaydediliyor. Günümüzde bilim insanları kanserin en büyük sebebinin stres ve üzüntü olduğunu tespit etmişlerdir. Çünkü enerjisel bozulma içimizde başlar, oradan bedene yayılır. Çakralarımız doğru çalışmadığı zaman da bedenimiz hastalanır. Çünkü aslında mikro kozmos da makro kozmos da aynıdır ve aynı kanunlarla çalışırlar. Her şey bir olasılıktır ve gözlemlendiğinde ortaya çıkar. O yüzden Çakraları daha yakından tanımak ve enerjilerimizle çalışmak bir zorunluluktur. Çünkü artık ışık çağına giriyoruz ve madde dediğimiz şeyin yalnızca enerjiden ibaret olduğunu biliyoruz. Para, kariyer, giysi, tatil gibi kavramlar artık çok eski moda olacak gibi. Kısacası bu yaklaşan yeni çağın tadını çıkarmak istiyorsak maddeye değil enerjiye yönelmek zorundayız.

Işık sizinle olsun.

Hazırlayan: Ezgi Balaban

Paylaş