“Haydi bu hafta en sevdiğimiz albümleri yazalım!” diye başladığımız bu yolculuğun, bizi ergenlik yıllarımızın en kenarda köşede kalmış, tuhaf anılarına götüreceğini bilmiyorduk, fakat öyle oldu. etcetera ekibinin ortaokul ve lise çağlarına yer yer hüzünlü yer yer komik flashback’lerle gidip gelen bu listemizi gururla sunarız.

Burak: Lisede şekilsiz saçları alnına dökülen sakin, cılız bir çocuktum. Saçlarımı uzatmaya çalışırdım hep. Sabahları okula girerken müdürün çevirmesinden kaçardım. Sırada herkes iç tarafta dururken ben dış tarafta dururdum. Hemen gözünün önünde durunca fark edemezdi beni. Ayakkabıda siyah dışında bir renk yasaktı. Yanlarında beyaz çizgileri olan adidas superstar bir ayakkabım vardı benim de. Beyaz çizgilerini siyah elektrik bandıyla kapatırdım sorun olmazdı. Otoriteyle böyle baş ediyordum. Kavga etmeden ama sıyrılmanın yollarını bularak. Kafa dengi pek arkadaşım yoktu. Çoğunun dünyası milliyetçilik ve erkeklikten ibaretti. Benim için o dönemlerde devlet otorite anlamına geldiği için milliyetçi değildim. Zayıf bir çocuk olduğum için de güçlü erkeklik iddialarım yoktu. O yüzden kendime bir dünya kurmaya başlamıştım. Radyo Eksen’i o dönemlerde keşfetmiştim. Jingle’larında Scorsese filmlerinden replikler dönen, çok az reklam alan kaliteli şarkılar çalan bir radyoydu. Derste uyukladığım bir gün Pearl Jam’in Release şarkısına burada denk gelmiştim. Harika bir vokal “release me” diye bağırıyordu. Etkiledi tabii beni. Diğer şarkılarını buldum sonra. Ten albümü uzun süre kulaklarımda döndü böylece. Jeremy, Even Flow, Alive klasik parçalarım olmuştu. Dünya üstüme geldiğinde Im still alive diye bağırırdı Eddie Vedder kulaklığımda. Sonra Jeremy vardı tabi. “King Jeremy the wicked ruled his world. Jeremy spoke in class today.” Dünyayla tanışmaya başladığım o soğuk gri dönemlerde sığınağım Ten albümü olmuştu. O yüzden hala özeldir benim için bu albüm.

Tayfun: Sene 2008, lisedeyim. Edebiyat dersi genelde boş geçerdi. Ben ve arkadaşlarım, hayatın o durmak bilmez akışına “ara” veren her türlü anında var olmayı çok severdik. Bu akış, bir şekilde bizi ‘meşgul’ eden, ergenliğimizin tutkularına ket vurmaya çalışan her tür kısıtlamayı içeriyordu. İçinde öğretmen olan dolu derslerimiz, bize sanki “artık büyümeye başla” çağrısı veriyor gibiydi. Sanki bütün ciddiyetiyle dünya, kendi yöntemleriyle bizi kandırmaya, özgür ruhumuzdan caydırmaya çalışıyor gibiydi.

Ben lisedeyken okul binasının her katında bir nöbetçi öğretmen olurdu. Tam olarak neyin nöbetini tutuyorlardı anlamıyordum; ama sanırım, bu da onların boşluktan medet ummasıydı. Çünkü böylelikle derse girip, onları dinliyormuş gibi yapan biz öğrencileri, içten içe kıskandıkları dakikalarla başa çıkmaya çalışmıyorlardı. İnsan hayatı, koşullanmış bir çerçevede debelenip giderken, kısa bir süreliğine ‘boşlukta’ durmak, bir nebze hepimize iyi gelirdi. Biz öğrenciler ise öğretmenlere kıyasla çok daha fazla boşlukta durabiliyorduk. Bu bizim kâğıt üzerinde yazılı olmayan tek hakkımızdı; lise öğrencisi olmanın en güzel yanı buydu. Yine dersin boş olduğu böyle bir zamanda, kendi özgürlüğümüzde o kadar çok gürültü yapmıştık ki nöbetçi öğretmen gelip ‘’o kadar da boş değiliz’’ dercesine bizi cezalandırmaya karar vermişti. Ben ve üç zıvanadan çıkmış arkadaşım, sınıftan çıkarılıp toplamda üç raf kitabın yer aldığı okul kütüphanesine nakledildik. Nöbetçi öğretmen ‘’herkes bir kitap seçip zil çalana kadar okuyacak’’ dedi. Ardından kapı üzerimize kapandı. Kapının hemen dışında nöbetçi öğretmenin sandalye çektiğini duyduk. O zamana kadar varlığından bile haberdar olmadığımız okul kütüphanesi, ancak bir hapishane görevi görebilmişti. Sırf tenefüs zilinin çabucak gelmesini sağlamak için, adını hatırlamadığım bir sosyal bilimler dergisini karıştırırken, 23. sayfaya geldiğimde bu biletle karşılaştım. Sararmış ve sayfanın arasına tıpkı ergenliğim gibi sıkıştırılmıştı. Birkaç gün sonra, tanıdığım herkese bu bileti göstererek ‘’babam 93’te Metallica konserindeymiş!’’ diye hevesli hevesli anlatmıştım. Elbette herkes babamın ne kadar marjinal olduğunu düşünmüştü; kendi marjinalliğim yetmiyordu çünkü. Zira biz ergenler olarak, kimliğimizin yetersiz kaldığı durumlarda, ebeveynlerimize yaslanarak bir ‘üst kimlik’ yaratmayı çok severdik…

O sene Metallica,  Death Magnetic adlı 9. stüdyo albümünü çıkarmıştı. Bu albüm, bir manyetik gibi birbirlerini çeken ‘’Savaş ve Ölüm’’ kavramlarına odaklanıyordu. The Day That Never Comes şarkısının taramalı tüfek seslerini andıran gitar vuruşları, dünyamızın o çok ‘’meşgul’’ insanlarının çıkardığı savaşları ve bu gidişle asla gelmeyecek ‘’barış’’ gününden bahsediyordu. Bu bilet ve Metallica’nın müziği; ergenliğimin, hiç olmadık yerlerde karşıma çıkan, kapana kısıldığımda bana bir kaçış yaratan tüm özgür duygularımın bir temsili olarak kaldı.

Aynı yıl Metallica, tam 9 sene sonra tekrar İstanbul’a gelmişti. Ben konsere gidememiştim. Fakat bu bileti bulduğum anın bende yarattığı heyecan, sanırım hiçbir konser atmosferinde yaşanamazdı.

Ezgi: Yıl 1997, lise zamanları. Bir hafta sonu Düzce’den Ankara’ya gitmişiz ailecek, ben soluğu Tunalı’da almışım. O zamanlar internet değil, sokaklarda sağlı sollu kurulmuş tezgahlardı müzikle ilgili haberleri aldığımız mecralar. Hava soğuk, ellerim ceplerimde, bilgiye aç bir robot gibi gezinirken tezgahlar arasında önce “Ok Computer” yazısı ilişti gözüme. Atında küçücük Radiohead yazıyordu. Hemen elime aldım kaseti ve kapağını incelemeye başladım. Büyülenmiştim daha ilk saniyede. Silüetler, dekupe edilmiş bir otoban görseli ve “lost child” yazısı, kaybolmuş ergen ruhumu hemen ele geçirmişti.

Cebimdeki harçlığı alelacele çıkarıp albümü heyecanla alışımı hatırlıyorum. Sonra hemen kaldırıma oturup takıvermiştim walkman’ime. Ah o Airbag ve ardından gelen Paranoid Android. Exit Music, Karma Police… “Karma police, arrest this man. He talks in maths. He buzzes like a fridge. He’s like a detuned radio”… Kişisel devrimimi yaşıyordum. Hücrelerim tek tek 0 ve 1’den oluşan bilgisayar datalarına dönüşmeye başlamıştı. Kafamın her geçen saniyede nasıl açıldığını daha dün gibi hatırlıyorum. O melodiler. Melodilerin o karanlık sözlerle bir araya gelip ihtişamlı bir şölene dönüşüşü… Bir yandan karanlık bir yandan anlamsız bir neşe ve coşku. Kendini eşlik etmekten alıkoyamadığın tam 12 mucize. Bir de o “Fitter Happier”daki bilgisayarın konuşması, hala tüylerimi diken diken ediyor. Yıllar geçse de her dinlediğimde aynı hisleri yaşadığım tek albüm diyebilirim hatta.

Mental olarak beni analogtan dijitale geçiren bu kutsal devrim için Radiohead’e burdan sizin aracılığınızla sonsuz saygılarımı iletiyorum. Ondan sonra zaten müptelası olduk Thom York abimizin. Hala yeni albümlerinin çıkacağı haberini aldığımda bir gece öncesinde heyecan basıyor. Çünkü her seferinde biraz da kafamı açacak bir şeyler üretmeyi başarıyorlar.

Berke: Sene 1997. Lisenin son senesi, hafta sonlarımı kurban etmeme ramak kalmış, dershane günleri başlayacak. O zamanlar çift sınavla üniversiteye girme keyfi tabi, ÖSS-ÖYS. Elde cilt cilt hazırlık test kitapları, deli dürtmüş gibi şık seçeceğiz. Son bir kafamı dağıtayım diye aile tarafından New York’a İngilizce geliştirmeye gönderiliyorum, 1 aylığına. Gelişen tek şey İngilizce seviyem olmuyor, müziğe dair bildiklerimin da aslında hiçbir şey olmadığını öğreniyorum. O zamana kadar pop müziği 2 dilde dinlemekten başka bir müzik zevkim oluşmamış, Türkçe ve İngilizce. Ta ki Depeche Mode’un 1997 çıkışlı “Ultra” albümüne kadar. Algılarımın açılmasına, başka sözler başka müzikler dinlememe öncülük eden ilk albümdür. Tam ergenlikten çıkış günleri aynı zamanda belki de, albümün en büyük hiti de olan “It’s No Good” loppta kalmıştı günlerce. Nasıl bir geniş zamanım var sanıyorsam o yaşlarda “I have all the time the World” diye kendimden geçerken  Albümün de, şarkının da, grubun da hayatımda bu kadar belirleyici olduğunu da 16 sene sonra Kasım 2013’te Berlin’de canlı dinlememle kavradım. Lise bitmiş, üniversite bitmiş, iş hayatı başlayalı yıllar olmuş, hayat ziyadesiyle akmış ve ben hala aynı loop’tayım, “I’ll be waiting patiently”…

Merve: Ben bu albümü, maalesef müzik listelerine sansasyonla giriş yaptığı 1991 yılında değil; kapağındaki ultra sevimli bebek Spencer Elder’ın 130 cm.’lik boya ulaşabileceği bir zaman dilimi olan 9 yıl sonra, yani 2000 yılının son aylarında, 15 yaşında keşfettim.

99 Marmara Depremi, aynı yıl büyüdüğüm şehirden ayrılıp arkamda babamı ve arkadaşlarımı bırakarak İzmir’de yaşama zorundalığı, teenage’liğin getirdiği kimlik bunalımı gibi melankolik gelişmelerin kendini bünyemde eğitim karşıtlığı, pogo, birtakım başkaldırılar ile ifade etmek istediği dönemde çok sevdiğim ve şimdi müzik öğretmenliği yapan bir arkadaşım bir gün elime bir KASET tutuşturdu. Orijinal değil bu arada, bildiğiniz DOLDURMA KASET, gerçi doğum tarihinize bağlı olarak bilmediğiniz de olabilir.

Neyse… Eve gelip müzik setine taktım, dinledim, bir tur ve sonsuz tur daha dinledim.
O günden bugüne geldiğim nokta, durduğum yer, olduğum insan denkleminin içinde bu serseri adamların gölgesi hep kaldı.
Bu enfes büyüme yolculuğuma eşlik ettikleri ve bugün hâlâ peşine düşmekten kendimi alamadığım ‘sıra dışılık’ lezzetini layıkıyla temsil ettikleri için teşekkür eder, saygıyla diskografilerinin önünde eğilmeyi bir borç bilirim.

Burcu: Normal şartlarda benim bu listeye bir Radiohead albümü sokmamış olmam benim için de sürpriz oldu; ancak insanın hayatı öyle kolay kolay değişmiyor. 1997 yılının hangi mevsimine tekabül ettiğini hatırlamadığım bir gün, 11 yaşındaki birçok çocuk gibi okul servisiyle eve dönüyor, 11 yaşındaki birçok utangaç çocuk gibi aynı sınıfta olmadığım öğrencilerle iletişim kurabilmekte çok zorlanıyordum. Benden okul yılı olarak 3 dönem, özgüven olarak ise bir asır uzaklıkta olan birkaç “abla”, tamamen servis şoförünün paşa gönül kriterlerine göre eve dönüş yolu boyunca maruz kaldığımız Nihat Sırdar’la Sivrisinek programının kapatılıp, ellerinde tuttukları kasetin çalınması için bir ayaklanma çıkardılar. Neden sadece onun istediği şeyi dinlemek zorundaydık. Bu servise binmek için para ödüyorduk. İstediğimiz müziğin bize eşlik etmesi en doğal hakkımızdı. Levent – Zincirlikuyu istikametinin en sıkışık noktalarından birinde olduğumuzu, bu mikro-direnişin liderinin, olaydan birkaç yıl sonra okul öğrenci başkanlığıyla başlayan popülerliğini mezuniyete kadar devam ettirecek olan en havalı tiplerden biri olduğunu hatırlıyorum. Muhtemelen hayatımda ilk kez, kendinden onlarca yaş büyük birine, onlarca kişinin arasında isyan edebilme cesaretini gösteren biriyle karşılaşıyordum. Ve bunu sadece iyi müzik dinlemek için yapıyordu. Direniş, servis şoförünün asabını bozarsak kaza yapabileceğimiz yönündeki tehditlerine rağmen kazanıldı, kaset yuvasına yerleşti. Geçtiğimiz yıl henüz 46 yaşındayken hayatını kaybettiğinde sessizce göz yaşlarına boğulduğum Dolores O’Riordan’ın dünyadaki hiç kimseye benzemeyen sesini duyduk. Eve fazla yolum kalmamıştı, en fazla bir şarkı daha dinleyebilecektim, artık utangaçlığımı bir kenara bırakmam ve 11 yaşımda beni bu kadar etkileyebilen bu şarkıları kimin söylediğini öğrenmem gerekiyordu. Öğrendim. Eve gittim. Küçük bir kağıda yazdım. Babama verdim. Şanslıydım ki bir gün sonra elimdeydi. “Bury the Hatchet” hala tüm şarkılarını satır satır ezbere bildiğim tek albüm. Dolores’in öldüğü gün, “Çocukluğum öldü” diye yazmıştım, kim bilir belki de öyle bir gün gerçekten vardır herkesin hayatında. Çocukluğumuz bir gün ölüyordur.

 

Paylaş